25 Mayıs 2017 Perşembe

Kasvetli bir gecenin ayazında, kör bir sokak lambasının altında, asfalt enseme soğuk nefesini salarken kulaklığımda çalan yabancı şarkının sözlerini anlamaya çalışıyordum. Anlamaktan kastımın ne olduğunu ise ben bile bilmiyordum…  Şarkı muhtamelen gökkuşağının  ulaşılmaz ve bir o akadarda cezbedici olan  şehvetinden bahsediyordu. Benim zihnimde canlanan ise sisli bir gökyüzünün kucakladığı yağmur taneleriydi. Veyahut yaprakların  cüssesine ağır gelip kaldıramadığı,  etrafta gezinen yelin de yardımıyla hafif bir süzülüşle toprağa karışan o bir damlaya dalıp gidiyordu düşüncelerim. Toprağa karıştığında  etrafa yaydığı o muhteşem kokuya  ya da  ardında bıraktığı ıslak kuşlara…  Oradan ise tavlı bir kırlangıç beliriveriyor zihnimin boş duvarlarında. Daha sonra ise orada asılı bir tabloya dönüşüveriyor saniyeler içerisinde. Kör bir sokak lambasının altında, kasvetli olanın gece değil ruhum olduğu gerçeği acı bir dalgayla vuruyor kirpik diplerime. İçim buruk bir hayal kırıklığıyla kaplanıyor.
Hani olur ya… Kadehin dibinde ki o cür’alara dalıp gider gözleriniz. Yalnız başınıza, perdelerinizin arasından içeri sızan ay ışığının el verdiği kadar gözlerinizin görebildiği bir gece. Odanın içerisinde tekrar tekrar başa saran, lakin sizin farkında bile olmadığınız her seferinde başka bir şarkıyı dinlediğinizi anımsadığınız o saniyeler…  Kadehler, dibinde çığlık çığlığa susan cür’alarla dolu. Siz ise feryat ederek yuttuğunuz cümlelerle.  Ruhunuz olduğu yerde acıyla kıvranıyor, kirpiklerinizin titrek dansı ise onu ele veriyor. Unutmak istediğiniz bir yığın anı var, onlar ise inatla mıhlanmışlar göz kapaklarınıza. Belki de o yüzden gözlerinizi sıkıca yumduğunuz o an, anılar değilde onları sabitleyen şey yakıyor canınızı. Gözlerinizi kapatmaya korkuyorsunuz öyle değil mi? Çünkü onlar göz kapaklarınızda. Daha sonra ise gözlerinizi açmaya korkarken bulacaksınız kendizi. Açmak istemeyeceksiniz, tekrar canınızın yanmasından korkup anıların oraya yer edinmesine izin vereceksiniz. Eğer gözlerinizi açarsanız bir daha görememekten, kaybolup gitmelerinden  korkacaksınız. Ama aynı zamanda bu acınında yok olup gitmesini, sizi o görüntülerle başbaşa bırakmasını yakararak istemeye başlayacaksınız. Oysa biliyorsunuz ki anıları canlı tutan şey o vaveyla. Sonra bir bakmışsınız anılarınıza kazınmış o acı, her bir saniyesine, her bir nefesine…  Bakışlarına, güldüğünde gözlerinin etrafında oluşan çizgilerin arasına, göz bebeklerinde gördüğünüz kendi yansımanıza bile sinecek zamanla. Size baktığı anı hatırlayıp buruk bir hüzün saracak bedeninizi, size güldüğü o dakikalar ilmek ilmek dokunacak ruhunuzun her santimine.  Yansımanızı içine hapsettiği o göz bebekleri can bulacak o buğulu hatıralarda. Önce yukarı kıvrılacak dudaklarınız içiniz kıpır kıpır olacak. Sonra ne olacak biliyor musunuz? O anları bir daha yaşayamayacağınız acı bir silsile olarak vurulacak bileklerinize. Ruhunuz, hapsolduğu duvarların gölgesine sinecek zamanla. Yok oldu sanacaksınız, duvarlara vuran dalgalar orayı aşacak boğulacağım düşüncelerine gireceksiniz. Kaygıyla beklemeye başlayacaksınız, zamanla gölgeye dönüşünüzü an ve an yaşayarak hatırlayacaksınız. Yukarı kıvrılan o dudaklarınızın iki ayrı ucuna yük bindiğini hissedeceksiniz. En acısı ise zamanla alışacaksınız. Bu his hoşunuza gitmeye başlayacak. Ve hatıralardan size arda kalan şey acı olacak. Anıları yakmayı, küllerini duvarın diğer ucuna savurmayı öğreneceksiniz… Hatırladığınız tek şey ise canınızın ne kadar yandığı olacak. Sonra ise o acıya âşık olacaksınız...

 Hayatınız boyunca farkında olmadan aynı şarkıyı dinleyip duracaksınız. Her seferinde farklı bir nota işitiyor sanacaksınız fakat sözleri hep aynı olacak. Kadehin dibinde ki o cür’alara o kadar dalıp gideceksiniz ki sözlere dikkat bile edemeyecek hale geleceksiniz. Sizi bu hale getirenin ne olduğunu anlamayacaksınız bile. Ta ki birisi gelip o müzik kutusunu parçalara ayırarak size kendi sesiyle şarkılar mırıldanmaya başlayana dek… Bu defa farklı olacak çünkü artık notalar da şarkıların sözleri de siz olacaksınız. Duvarın ardında, gölgelerin içine sinen ruhunuz kafasını diğer tarafa uzattığında hala dalgalar sert darbelerini indiriyor olacak. Yağmur yağmadan gökkuşağının var olamadığını hatırlamanız gerekecek o an. Size gökkuşağı olarak gelip fırtınayla geri dönenlerin bıraktığı yaralar sızlayacak. Korkacaksınız. Çünkü bu defa gökkuşağı olarak değil fırtına olarak gelecek size. Duvarın öbür tarafına sürükleyecek,  yalancı renkleriyle sizi kandırmayacak. O fırtına da birlikte sürüklenip bulutların üzerine uzanacaksınız sırt üstü. O’ gökkuşağı olmak istemeyecek, sen ise hep fırtına olsun isteyeceksin. Çünkü artık biliyorsun ki gökkuşağı olmak kolay asıl olay fırtına olup gökyüzünü ordan oraya savurmak. Yıldızlara taşıyacak seni, Ay’a salıncak kurup arkandan tekrar savuracak.  Seni renklere hapsetmek yerine, renkleri sana hapsedecek. İşte o an yağmura, arkanızdan ittiren rüzgara, ayakkabılarınıza bulaşan çamura aşık olacaksınız. Diğerleri gökkuşağını izlerken, siz rüzgârın yapraklardan saçlarınızın arasına taşıdığı yağmur damlalarını iliklerinize kadar hissedeceksiniz. Diğerleri gökyüzüne bakarken, siz anlayacaksınız ki gök, yüzünde…  İşte o an sizi vazgeçmek zorunda bırakanlar bir kez daha zihninizde süzülecek. Çünkü o fırtına onların aksine; sizi sevmek zorunda bırakmış olacak… 





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder