Kasvetli bir gecenin ayazında, kör bir sokak lambasının
altında, asfalt enseme soğuk nefesini salarken kulaklığımda çalan yabancı
şarkının sözlerini anlamaya çalışıyordum. Anlamaktan kastımın ne olduğunu ise
ben bile bilmiyordum… Şarkı muhtamelen
gökkuşağının ulaşılmaz ve bir o akadarda
cezbedici olan şehvetinden bahsediyordu.
Benim zihnimde canlanan ise sisli bir gökyüzünün kucakladığı yağmur
taneleriydi. Veyahut yaprakların
cüssesine ağır gelip kaldıramadığı,
etrafta gezinen yelin de yardımıyla hafif bir süzülüşle toprağa karışan
o bir damlaya dalıp gidiyordu düşüncelerim. Toprağa karıştığında etrafa yaydığı o muhteşem kokuya ya da
ardında bıraktığı ıslak kuşlara…
Oradan ise tavlı bir kırlangıç beliriveriyor zihnimin boş duvarlarında.
Daha sonra ise orada asılı bir tabloya dönüşüveriyor saniyeler içerisinde. Kör
bir sokak lambasının altında, kasvetli olanın gece değil ruhum olduğu gerçeği
acı bir dalgayla vuruyor kirpik diplerime. İçim buruk bir hayal kırıklığıyla
kaplanıyor.
Hani olur ya… Kadehin dibinde ki o cür’alara dalıp gider
gözleriniz. Yalnız başınıza, perdelerinizin arasından içeri sızan ay ışığının
el verdiği kadar gözlerinizin görebildiği bir gece. Odanın
içerisinde tekrar tekrar başa saran, lakin sizin farkında bile olmadığınız her
seferinde başka bir şarkıyı dinlediğinizi anımsadığınız o saniyeler… Kadehler, dibinde çığlık çığlığa susan cür’alarla
dolu. Siz ise feryat ederek yuttuğunuz cümlelerle. Ruhunuz olduğu yerde acıyla kıvranıyor,
kirpiklerinizin titrek dansı ise onu ele veriyor. Unutmak istediğiniz bir yığın
anı var, onlar ise inatla mıhlanmışlar göz kapaklarınıza. Belki de o yüzden
gözlerinizi sıkıca yumduğunuz o an, anılar değilde onları sabitleyen şey
yakıyor canınızı. Gözlerinizi kapatmaya korkuyorsunuz öyle değil mi? Çünkü
onlar göz kapaklarınızda. Daha sonra ise gözlerinizi açmaya korkarken
bulacaksınız kendizi. Açmak istemeyeceksiniz, tekrar canınızın yanmasından
korkup anıların oraya yer edinmesine izin vereceksiniz. Eğer gözlerinizi
açarsanız bir daha görememekten, kaybolup gitmelerinden korkacaksınız. Ama aynı zamanda bu acınında
yok olup gitmesini, sizi o görüntülerle başbaşa bırakmasını yakararak istemeye
başlayacaksınız. Oysa biliyorsunuz ki anıları canlı tutan şey o vaveyla. Sonra
bir bakmışsınız anılarınıza kazınmış o acı, her bir saniyesine, her bir
nefesine… Bakışlarına, güldüğünde
gözlerinin etrafında oluşan çizgilerin arasına, göz bebeklerinde gördüğünüz
kendi yansımanıza bile sinecek zamanla. Size baktığı anı hatırlayıp buruk bir
hüzün saracak bedeninizi, size güldüğü o dakikalar ilmek ilmek dokunacak
ruhunuzun her santimine. Yansımanızı
içine hapsettiği o göz bebekleri can bulacak o buğulu hatıralarda. Önce yukarı
kıvrılacak dudaklarınız içiniz kıpır kıpır olacak. Sonra ne olacak biliyor musunuz?
O anları bir daha yaşayamayacağınız acı bir silsile olarak vurulacak
bileklerinize. Ruhunuz, hapsolduğu duvarların gölgesine sinecek zamanla. Yok
oldu sanacaksınız, duvarlara vuran dalgalar orayı aşacak boğulacağım
düşüncelerine gireceksiniz. Kaygıyla beklemeye başlayacaksınız, zamanla gölgeye
dönüşünüzü an ve an yaşayarak hatırlayacaksınız. Yukarı kıvrılan o
dudaklarınızın iki ayrı ucuna yük bindiğini hissedeceksiniz. En acısı ise
zamanla alışacaksınız. Bu his hoşunuza gitmeye başlayacak. Ve hatıralardan size
arda kalan şey acı olacak. Anıları yakmayı, küllerini duvarın diğer ucuna
savurmayı öğreneceksiniz… Hatırladığınız tek şey ise canınızın ne kadar yandığı
olacak. Sonra ise o acıya âşık olacaksınız...
Hayatınız boyunca
farkında olmadan aynı şarkıyı dinleyip duracaksınız. Her seferinde farklı bir
nota işitiyor sanacaksınız fakat sözleri hep aynı olacak. Kadehin dibinde ki o
cür’alara o kadar dalıp gideceksiniz ki sözlere dikkat bile edemeyecek hale
geleceksiniz. Sizi bu hale getirenin ne olduğunu anlamayacaksınız bile. Ta ki
birisi gelip o müzik kutusunu parçalara ayırarak size kendi sesiyle şarkılar
mırıldanmaya başlayana dek… Bu defa farklı olacak çünkü artık notalar da
şarkıların sözleri de siz olacaksınız. Duvarın ardında, gölgelerin içine sinen
ruhunuz kafasını diğer tarafa uzattığında hala dalgalar sert darbelerini
indiriyor olacak. Yağmur yağmadan gökkuşağının var olamadığını hatırlamanız
gerekecek o an. Size gökkuşağı olarak gelip fırtınayla geri dönenlerin
bıraktığı yaralar sızlayacak. Korkacaksınız. Çünkü bu defa gökkuşağı olarak
değil fırtına olarak gelecek size. Duvarın öbür tarafına sürükleyecek, yalancı renkleriyle sizi kandırmayacak. O
fırtına da birlikte sürüklenip bulutların üzerine uzanacaksınız sırt üstü. O’
gökkuşağı olmak istemeyecek, sen ise hep fırtına olsun isteyeceksin. Çünkü
artık biliyorsun ki gökkuşağı olmak kolay asıl olay fırtına olup gökyüzünü
ordan oraya savurmak. Yıldızlara taşıyacak seni, Ay’a salıncak kurup arkandan
tekrar savuracak. Seni renklere
hapsetmek yerine, renkleri sana hapsedecek. İşte o an yağmura, arkanızdan
ittiren rüzgara, ayakkabılarınıza bulaşan çamura aşık olacaksınız. Diğerleri
gökkuşağını izlerken, siz rüzgârın yapraklardan saçlarınızın arasına taşıdığı
yağmur damlalarını iliklerinize kadar hissedeceksiniz. Diğerleri gökyüzüne
bakarken, siz anlayacaksınız ki gök, yüzünde…
İşte o an sizi vazgeçmek zorunda bırakanlar bir kez daha zihninizde
süzülecek. Çünkü o fırtına onların aksine; sizi sevmek zorunda bırakmış olacak…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder