9 Temmuz 2016 Cumartesi
“Bir kız var karanlığın içinde. Saçlarını ensesine kadar kesmiş, mutsuz bir kız… Belki de umutsuz. Birde makas var ince parmaklarının kavradığı. Kız saçlarını mı kesmişti yoksa onlara sinen dokunuşlardan mı kurtulmuştu belli değil. Bu defa adam yoktu görünürde. O yüzden mi karanlığın içindeydi kız, yoksa gitmeden önce adam mı kapatmıştı ışıkları ?”
29 Mayıs 2016 Pazar
Kadın, kendinden kaçtığı zamanlardan
birindeydi. Bir uçuruma kadar sürüklendi ayakları. Kendini atmak değildi
niyeti; kendinden kaçmaktı kafasında ki. Rüzgâr o denli kuvvetli esiyordu ki
bedenini geriye doğru savuruyordu hiddetle. Teninin her bir santiminde büyük
bir ustalıkla dans eden rüzgâr bambaşka diyarlara çekmişti kadını bu defa. Göz
kapakları bir perde gibi aşağı inerken uçurumdan aşağı kuş gibi süzülürken
hayal etti kendini. Oysa kadının ne kanatları vardı ne de uçmaya cesareti.
Ayaklarının altında ki deniz, hırçınlığını kayaları döverek atarken ortaya
çıkardığı ses adeta bir melodiydi kadın için. Üşüyordu. Ama bunu
önemsemedi. Gözlerini açmanın verdiği
korkuyla savaştığı zamanlardan biriydi kadın için. Çünkü biliyordu ki gözlerini
açtığında kendi dünyasından çıkıp gerçek dünyayla çarpışacaktı ruhu. Ve
gerçekler yüzüne öyle ağır bir tokat indirecekti ki kendi sessizliğinde
boğulacaktı kadın.
“Burada olmamalısın.” sözleriyle bir yabancı girmişti o an
hayatına. “Önce ben geldim.”dedi kadın karşısında ki yabancıya. Gözlerinin
içine baktı kadın adamın. Adam umursamadı. Koyu yeşil gözleri bir hayli
yorgundu zaten. Daha çok hüzün kol geziyordu esasında. Kadın fark etti yaralı
adamı. Çocuk gibi inatlaştı yine de gitmedi adamdan daha önce geldiği
uçurumdan. Kadın mutsuzdu. Adam umutsuz. Sessiz kaldılar bir süre. Kendi
sessizliklerinde çığlık çığlığa bağırıyordu oysa ikisi de. Adamın anlatmaya
ihtiyacı vardı. Kadının dinlemeye. Ne adam anlattı o gün ne de kadın dinledi.
Adam dalgındı. Gözlerini bir an bile denizden ayırmıyordu. Kadın dikkatle
bakıyordu adama. Oysa adam kafasını kaldırıp yüzüne bile bakmamıştı. Koyu
kahverengi saçları vardı adamın. Gözleri ise sönük bir yeşil rengindeydi.
Kadın, hayatında ilk defa bir kıpırtı hissetti adamın gözlerine baktığında.
Hayatına giren yabancı aslında bir o kadarda tanıdıktı kadına.
Kadın, adamı görmek umuduyla her gün gitti uçurumun ıssız
köşesine. Bir çocuk gibi heyecanlanıyordu her bir adımını atarken. Oysa kadın
zorla konuştururdu her defasında adamı. Adam her defasında kadını terslemesine
rağmen inatla bırakmadı kadın adamın peşini. Gözleri bir hapishaneydi adamın.
Kadın ise bir mahkûmdu. Yüzüne her baktığında durdukları uçurumdan düşüp
denizin dibinde pervasızca boğulduğunu hissetti kadın. Adamı konuşturmak için
her defasında kızdırdı. Onu çözmeye başlamıştı artık. “Duvarların yok mu
senin?” diye sordu adam bir gün dayanamayarak. Kadın ilk başta şaşırsa da bir
gülümseme yerleşti yüzüne adamın sesi kulaklarına dolduğunda. Adama yaklaştı
kadın usulca. “ Duvarlarım yok ama çitlerim var.” dedi bir sır gibi
fısıldayarak. Adama bu kadar yakınken aynı zamanda bir o kadarda uzaktı kadın.
Nefesini teninde hissedebilecek kadar yakındı belki ama gökyüzündeki yıldızlar
kadar uzak ve erişilmesi zordu aynı zamanda. Gittikçe daha yakın davranmaya
başladı adam kadına. Kadın hayatında hiç olmadığı kadar mutluydu. Ama adamın
hala umutsuz olduğundan haberdar değildi kadın.
Kadın yine koştura koştura gitmişti uçuruma. Âşık olduğu
adam yine oradaydı. Bir kalkan gibi inip kalkan göğsüne başını koymak istedi
bir an kadın. Rüzgârın, her bir telini başka bir tarafa savurduğu saçlarının
arasına parmaklarını daldırmak istedi. Adam kadından önce davranarak sıkıca
sarıldı kadına. Aylar olmuştu kadın bu anı bekleyeli. Adam hiçbir şey demeden sıkı sıkı sarıldı
kadına. Kadın ise doya doya kokusunu hapsetti içine. Adam geri çekilirken kadının kolları
arasından bitkin görünüyordu her zamankinden. Kadın o kadar mutluydu ki fark
edemedi bile bunu. Adam sustu kadına bakarak. Bir şey söyleyecekti kadına
besbelli. Kadın ne diyeceğini bilmiyordu.
Bütün kelimeler anlamlarını yitirmişti onun için. Adamın ferah kokusunda
dinlenip nefes alıyordu bitkin ruhu. “ Bir başkasına atıyor kalbim..” dedi adam
sessizliğin ardından. Kadın dondu kaldı âşık olduğu gözlere bakarken. Adam çaresizdi. Kadın ise kimsesiz. İkisi de
ne diyeceğini bilemedi. Kadın konuşmadı. “ Tam buram üşüyor.”dedi adam kalbini
göstererek. Kadının gözlerinde dolup taşan tuzlu yaşlar yanağından aşağı düz
bir yol izliyordu. “ Çünkü o nefes alamıyor ve ben burada onsuz nefes
alıyorum.”dedi adam titrek bir sesle.
Kadın âşık olduğu gözlerden ayırmadı yaşlı gözlerini. Adam veda
konuşması yapıyordu, belliydi. “ Ben ısıtırım.”dedi kadın gözyaşlarının
arasından. “Söz veriyorum.”dedi dudaklarından bir hıçkırık kaçarken. Adam ölmek
istiyordu. Kadın yaşatmak. Gözlerinden
akan yaşlara rağmen alev alevdi bedeni.
Kadın tekrar sarılmak istiyordu adama. Adam geri çekildi. “Özür
dilerim.”dedi kadının mavi gözlerine bakarken. Bir yanı kalmak istiyordu adamın
bir yanı gitmek. Arafta sıkışıp kalmıştı sislerle kaplı zihni. Adam daha fazla
bakmadı kadının mavi gözlerine. Eğer biraz daha baksaydı sevdiği kadına ihanet
edip vazgeçecekti yapacağı şeyden. Adamın bir yanı çığlık atarken diğer yanı
ürkütücü derecede sessizdi. Kadın bilmiyordu adamın aklından geçenleri. Bilse
sustururdu adamın çığlık atan tarafını. Adam kızaran gözleriyle yaklaştı
uçurumun en dibine. Kadın hayretle baktı adama. Adam hüzünle. Savurdu adam iri
bedenini uçurumdan aşağı. Kadın bakakaldı adamın ardından. Koştu peşinden ama
yetişemedi titreyen bacakları. Rüzgâr geri savurdu uçurumun dibindeki kadını.
Belki de gerçek olmayacağını bildiği tek dileğiydi kadının.
Adamın gözleri kapanıp ruhu bu dünyayı terk ederken onu da alacağını hiç düşünmemişti.
Kollarının arasındaki soğuk bedenine gözyaşlarının sıcaklığı dokunmuştu son
defa. Adamı daha iyi anlıyordu şimdi; donmuştu sanki sol tarafı, öyle üşüyordu.
Söz vermişti onu kalbiyle ısıtmaya, bilemedi gözyaşlarıyla ıslattığı bedeninin
onu terk edip gideceğini.
26 Mayıs 2016 Perşembe
Ben kanadı kırık bir kuşum, bayım. Sen ise uçmaya çalıştığım
gökyüzü. Kanadımda hissettiğim acıya göğüs gererek sana erişmeye çalışıyorum
ben. Sen ise yağmur bulutlarını üzerime salıyorsun. Her kanat çırpışımda
alışıyorum acıya. Kanatlarım sana kavuşmak için her seferinde daha da zorluyor
kendini. Sen ise şimşekler düşürüyorsun kanatlarıma. Kuvvetli bir rüzgâr
bekliyor kırık kanadım. Seni görmeme
engel olan bulutları dağıtması için. O bulutlar dağılıp, maviliğin işleyince
kanatlarıma tekrar özgürce nefes salacağım boynuna. Sen bayım… Kanadımı kıran sen... Tekrar iyileştirecek
olan, sen.
Hiç kullanılmamış bir kalem gibiyim...
Yeni alındığında, hevesle masanın en güzel köşesine konulup sonrasında varlığı unutulmuş, mürekkebi donduğu düşünülen bir kalem.
Ne dokunduğum sayfayı hissedebiliyordum ne de beni tutan elin ne düşündüğünü... Bütün kelimeler, mürekkebi donmuş bir kalemin ucunda tıkılı kalmıştı. Bu durumda sayfaya suç bulabilir miydik kelimeleri kabul etmediği için ? Kim bilir...
"Belki de siyah bir kağıda, siyah bir kalemle bir şeyler yazmaya çalıştığımız içindir kelimelerin yokluğu, kalemin donukluğu..."
Ben sadece unutulmuş bir kalemim. Rengi bile hatırlanmayan, bozuk bir kalem.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)