3 Haziran 2017 Cumartesi

İşte o an, bembeyaz sayfalar mürekkebin karanlığına bulandı. Bütün harflerin üzerine sağanak öyle şiddetli bir şekilde çöktü ki kelimeler satırlardan akıp birbirine karıştı. Cümleler okunamaz hale geldi. Sayfalar birbirine sarıldı. Kelimeler birbiri içinde boğuldu. 






25 Mayıs 2017 Perşembe

Kasvetli bir gecenin ayazında, kör bir sokak lambasının altında, asfalt enseme soğuk nefesini salarken kulaklığımda çalan yabancı şarkının sözlerini anlamaya çalışıyordum. Anlamaktan kastımın ne olduğunu ise ben bile bilmiyordum…  Şarkı muhtamelen gökkuşağının  ulaşılmaz ve bir o akadarda cezbedici olan  şehvetinden bahsediyordu. Benim zihnimde canlanan ise sisli bir gökyüzünün kucakladığı yağmur taneleriydi. Veyahut yaprakların  cüssesine ağır gelip kaldıramadığı,  etrafta gezinen yelin de yardımıyla hafif bir süzülüşle toprağa karışan o bir damlaya dalıp gidiyordu düşüncelerim. Toprağa karıştığında  etrafa yaydığı o muhteşem kokuya  ya da  ardında bıraktığı ıslak kuşlara…  Oradan ise tavlı bir kırlangıç beliriveriyor zihnimin boş duvarlarında. Daha sonra ise orada asılı bir tabloya dönüşüveriyor saniyeler içerisinde. Kör bir sokak lambasının altında, kasvetli olanın gece değil ruhum olduğu gerçeği acı bir dalgayla vuruyor kirpik diplerime. İçim buruk bir hayal kırıklığıyla kaplanıyor.
Hani olur ya… Kadehin dibinde ki o cür’alara dalıp gider gözleriniz. Yalnız başınıza, perdelerinizin arasından içeri sızan ay ışığının el verdiği kadar gözlerinizin görebildiği bir gece. Odanın içerisinde tekrar tekrar başa saran, lakin sizin farkında bile olmadığınız her seferinde başka bir şarkıyı dinlediğinizi anımsadığınız o saniyeler…  Kadehler, dibinde çığlık çığlığa susan cür’alarla dolu. Siz ise feryat ederek yuttuğunuz cümlelerle.  Ruhunuz olduğu yerde acıyla kıvranıyor, kirpiklerinizin titrek dansı ise onu ele veriyor. Unutmak istediğiniz bir yığın anı var, onlar ise inatla mıhlanmışlar göz kapaklarınıza. Belki de o yüzden gözlerinizi sıkıca yumduğunuz o an, anılar değilde onları sabitleyen şey yakıyor canınızı. Gözlerinizi kapatmaya korkuyorsunuz öyle değil mi? Çünkü onlar göz kapaklarınızda. Daha sonra ise gözlerinizi açmaya korkarken bulacaksınız kendizi. Açmak istemeyeceksiniz, tekrar canınızın yanmasından korkup anıların oraya yer edinmesine izin vereceksiniz. Eğer gözlerinizi açarsanız bir daha görememekten, kaybolup gitmelerinden  korkacaksınız. Ama aynı zamanda bu acınında yok olup gitmesini, sizi o görüntülerle başbaşa bırakmasını yakararak istemeye başlayacaksınız. Oysa biliyorsunuz ki anıları canlı tutan şey o vaveyla. Sonra bir bakmışsınız anılarınıza kazınmış o acı, her bir saniyesine, her bir nefesine…  Bakışlarına, güldüğünde gözlerinin etrafında oluşan çizgilerin arasına, göz bebeklerinde gördüğünüz kendi yansımanıza bile sinecek zamanla. Size baktığı anı hatırlayıp buruk bir hüzün saracak bedeninizi, size güldüğü o dakikalar ilmek ilmek dokunacak ruhunuzun her santimine.  Yansımanızı içine hapsettiği o göz bebekleri can bulacak o buğulu hatıralarda. Önce yukarı kıvrılacak dudaklarınız içiniz kıpır kıpır olacak. Sonra ne olacak biliyor musunuz? O anları bir daha yaşayamayacağınız acı bir silsile olarak vurulacak bileklerinize. Ruhunuz, hapsolduğu duvarların gölgesine sinecek zamanla. Yok oldu sanacaksınız, duvarlara vuran dalgalar orayı aşacak boğulacağım düşüncelerine gireceksiniz. Kaygıyla beklemeye başlayacaksınız, zamanla gölgeye dönüşünüzü an ve an yaşayarak hatırlayacaksınız. Yukarı kıvrılan o dudaklarınızın iki ayrı ucuna yük bindiğini hissedeceksiniz. En acısı ise zamanla alışacaksınız. Bu his hoşunuza gitmeye başlayacak. Ve hatıralardan size arda kalan şey acı olacak. Anıları yakmayı, küllerini duvarın diğer ucuna savurmayı öğreneceksiniz… Hatırladığınız tek şey ise canınızın ne kadar yandığı olacak. Sonra ise o acıya âşık olacaksınız...

 Hayatınız boyunca farkında olmadan aynı şarkıyı dinleyip duracaksınız. Her seferinde farklı bir nota işitiyor sanacaksınız fakat sözleri hep aynı olacak. Kadehin dibinde ki o cür’alara o kadar dalıp gideceksiniz ki sözlere dikkat bile edemeyecek hale geleceksiniz. Sizi bu hale getirenin ne olduğunu anlamayacaksınız bile. Ta ki birisi gelip o müzik kutusunu parçalara ayırarak size kendi sesiyle şarkılar mırıldanmaya başlayana dek… Bu defa farklı olacak çünkü artık notalar da şarkıların sözleri de siz olacaksınız. Duvarın ardında, gölgelerin içine sinen ruhunuz kafasını diğer tarafa uzattığında hala dalgalar sert darbelerini indiriyor olacak. Yağmur yağmadan gökkuşağının var olamadığını hatırlamanız gerekecek o an. Size gökkuşağı olarak gelip fırtınayla geri dönenlerin bıraktığı yaralar sızlayacak. Korkacaksınız. Çünkü bu defa gökkuşağı olarak değil fırtına olarak gelecek size. Duvarın öbür tarafına sürükleyecek,  yalancı renkleriyle sizi kandırmayacak. O fırtına da birlikte sürüklenip bulutların üzerine uzanacaksınız sırt üstü. O’ gökkuşağı olmak istemeyecek, sen ise hep fırtına olsun isteyeceksin. Çünkü artık biliyorsun ki gökkuşağı olmak kolay asıl olay fırtına olup gökyüzünü ordan oraya savurmak. Yıldızlara taşıyacak seni, Ay’a salıncak kurup arkandan tekrar savuracak.  Seni renklere hapsetmek yerine, renkleri sana hapsedecek. İşte o an yağmura, arkanızdan ittiren rüzgara, ayakkabılarınıza bulaşan çamura aşık olacaksınız. Diğerleri gökkuşağını izlerken, siz rüzgârın yapraklardan saçlarınızın arasına taşıdığı yağmur damlalarını iliklerinize kadar hissedeceksiniz. Diğerleri gökyüzüne bakarken, siz anlayacaksınız ki gök, yüzünde…  İşte o an sizi vazgeçmek zorunda bırakanlar bir kez daha zihninizde süzülecek. Çünkü o fırtına onların aksine; sizi sevmek zorunda bırakmış olacak… 





26 Mart 2017 Pazar

   Bir yazarın kitabına eklediği son satırlar gibi...
 Ne kadar yazmak istemese de yazmak zorunda.
 Ne kadar virgül koymak istese de her cümle noktaya gebe.

9 Temmuz 2016 Cumartesi

“Bir kız var karanlığın içinde. Saçlarını ensesine kadar kesmiş, mutsuz bir kız…  Belki de umutsuz. Birde makas var ince parmaklarının kavradığı. Kız saçlarını mı kesmişti yoksa  onlara sinen dokunuşlardan mı kurtulmuştu belli değil. Bu defa adam yoktu görünürde. O yüzden mi karanlığın içindeydi kız, yoksa gitmeden önce adam mı kapatmıştı ışıkları ?”

29 Mayıs 2016 Pazar

Kadın, kendinden kaçtığı zamanlardan birindeydi. Bir uçuruma kadar sürüklendi ayakları. Kendini atmak değildi niyeti; kendinden kaçmaktı kafasında ki. Rüzgâr o denli kuvvetli esiyordu ki bedenini geriye doğru savuruyordu hiddetle. Teninin her bir santiminde büyük bir ustalıkla dans eden rüzgâr bambaşka diyarlara çekmişti kadını bu defa. Göz kapakları bir perde gibi aşağı inerken uçurumdan aşağı kuş gibi süzülürken hayal etti kendini. Oysa kadının ne kanatları vardı ne de uçmaya cesareti. Ayaklarının altında ki deniz, hırçınlığını kayaları döverek atarken ortaya çıkardığı ses adeta bir melodiydi kadın için. Üşüyordu. Ama bunu önemsemedi.  Gözlerini açmanın verdiği korkuyla savaştığı zamanlardan biriydi kadın için. Çünkü biliyordu ki gözlerini açtığında kendi dünyasından çıkıp gerçek dünyayla çarpışacaktı ruhu. Ve gerçekler yüzüne öyle ağır bir tokat indirecekti ki kendi sessizliğinde boğulacaktı kadın.
“Burada olmamalısın.” sözleriyle bir yabancı girmişti o an hayatına. “Önce ben geldim.”dedi kadın karşısında ki yabancıya. Gözlerinin içine baktı kadın adamın. Adam umursamadı. Koyu yeşil gözleri bir hayli yorgundu zaten. Daha çok hüzün kol geziyordu esasında. Kadın fark etti yaralı adamı. Çocuk gibi inatlaştı yine de gitmedi adamdan daha önce geldiği uçurumdan. Kadın mutsuzdu. Adam umutsuz. Sessiz kaldılar bir süre. Kendi sessizliklerinde çığlık çığlığa bağırıyordu oysa ikisi de. Adamın anlatmaya ihtiyacı vardı. Kadının dinlemeye. Ne adam anlattı o gün ne de kadın dinledi. Adam dalgındı. Gözlerini bir an bile denizden ayırmıyordu. Kadın dikkatle bakıyordu adama. Oysa adam kafasını kaldırıp yüzüne bile bakmamıştı. Koyu kahverengi saçları vardı adamın. Gözleri ise sönük bir yeşil rengindeydi. Kadın, hayatında ilk defa bir kıpırtı hissetti adamın gözlerine baktığında. Hayatına giren yabancı aslında bir o kadarda tanıdıktı kadına.
Kadın, adamı görmek umuduyla her gün gitti uçurumun ıssız köşesine. Bir çocuk gibi heyecanlanıyordu her bir adımını atarken. Oysa kadın zorla konuştururdu her defasında adamı. Adam her defasında kadını terslemesine rağmen inatla bırakmadı kadın adamın peşini. Gözleri bir hapishaneydi adamın. Kadın ise bir mahkûmdu. Yüzüne her baktığında durdukları uçurumdan düşüp denizin dibinde pervasızca boğulduğunu hissetti kadın. Adamı konuşturmak için her defasında kızdırdı. Onu çözmeye başlamıştı artık. “Duvarların yok mu senin?” diye sordu adam bir gün dayanamayarak. Kadın ilk başta şaşırsa da bir gülümseme yerleşti yüzüne adamın sesi kulaklarına dolduğunda. Adama yaklaştı kadın usulca. “ Duvarlarım yok ama çitlerim var.” dedi bir sır gibi fısıldayarak. Adama bu kadar yakınken aynı zamanda bir o kadarda uzaktı kadın. Nefesini teninde hissedebilecek kadar yakındı belki ama gökyüzündeki yıldızlar kadar uzak ve erişilmesi zordu aynı zamanda. Gittikçe daha yakın davranmaya başladı adam kadına. Kadın hayatında hiç olmadığı kadar mutluydu. Ama adamın hala umutsuz olduğundan haberdar değildi kadın. 
Kadın yine koştura koştura gitmişti uçuruma. Âşık olduğu adam yine oradaydı. Bir kalkan gibi inip kalkan göğsüne başını koymak istedi bir an kadın. Rüzgârın, her bir telini başka bir tarafa savurduğu saçlarının arasına parmaklarını daldırmak istedi. Adam kadından önce davranarak sıkıca sarıldı kadına. Aylar olmuştu kadın bu anı bekleyeli.  Adam hiçbir şey demeden sıkı sıkı sarıldı kadına. Kadın ise doya doya kokusunu hapsetti içine.  Adam geri çekilirken kadının kolları arasından bitkin görünüyordu her zamankinden. Kadın o kadar mutluydu ki fark edemedi bile bunu. Adam sustu kadına bakarak. Bir şey söyleyecekti kadına besbelli. Kadın ne diyeceğini bilmiyordu.  Bütün kelimeler anlamlarını yitirmişti onun için. Adamın ferah kokusunda dinlenip nefes alıyordu bitkin ruhu. “ Bir başkasına atıyor kalbim..” dedi adam sessizliğin ardından. Kadın dondu kaldı âşık olduğu gözlere bakarken.  Adam çaresizdi. Kadın ise kimsesiz. İkisi de ne diyeceğini bilemedi. Kadın konuşmadı. “ Tam buram üşüyor.”dedi adam kalbini göstererek. Kadının gözlerinde dolup taşan tuzlu yaşlar yanağından aşağı düz bir yol izliyordu. “ Çünkü o nefes alamıyor ve ben burada onsuz nefes alıyorum.”dedi adam titrek bir sesle.  Kadın âşık olduğu gözlerden ayırmadı yaşlı gözlerini. Adam veda konuşması yapıyordu, belliydi. “ Ben ısıtırım.”dedi kadın gözyaşlarının arasından. “Söz veriyorum.”dedi dudaklarından bir hıçkırık kaçarken. Adam ölmek istiyordu. Kadın yaşatmak.  Gözlerinden akan yaşlara rağmen alev alevdi bedeni.  Kadın tekrar sarılmak istiyordu adama. Adam geri çekildi. “Özür dilerim.”dedi kadının mavi gözlerine bakarken. Bir yanı kalmak istiyordu adamın bir yanı gitmek. Arafta sıkışıp kalmıştı sislerle kaplı zihni. Adam daha fazla bakmadı kadının mavi gözlerine. Eğer biraz daha baksaydı sevdiği kadına ihanet edip vazgeçecekti yapacağı şeyden. Adamın bir yanı çığlık atarken diğer yanı ürkütücü derecede sessizdi. Kadın bilmiyordu adamın aklından geçenleri. Bilse sustururdu adamın çığlık atan tarafını. Adam kızaran gözleriyle yaklaştı uçurumun en dibine. Kadın hayretle baktı adama. Adam hüzünle. Savurdu adam iri bedenini uçurumdan aşağı. Kadın bakakaldı adamın ardından. Koştu peşinden ama yetişemedi titreyen bacakları. Rüzgâr geri savurdu uçurumun dibindeki kadını.

Belki de gerçek olmayacağını bildiği tek dileğiydi kadının. Adamın gözleri kapanıp ruhu bu dünyayı terk ederken onu da alacağını hiç düşünmemişti. Kollarının arasındaki soğuk bedenine gözyaşlarının sıcaklığı dokunmuştu son defa. Adamı daha iyi anlıyordu şimdi; donmuştu sanki sol tarafı, öyle üşüyordu. Söz vermişti onu kalbiyle ısıtmaya, bilemedi gözyaşlarıyla ıslattığı bedeninin onu terk edip gideceğini.

26 Mayıs 2016 Perşembe

Ben kanadı kırık bir kuşum, bayım. Sen ise uçmaya çalıştığım gökyüzü. Kanadımda hissettiğim acıya göğüs gererek sana erişmeye çalışıyorum ben. Sen ise yağmur bulutlarını üzerime salıyorsun. Her kanat çırpışımda alışıyorum acıya. Kanatlarım sana kavuşmak için her seferinde daha da zorluyor kendini. Sen ise şimşekler düşürüyorsun kanatlarıma. Kuvvetli bir rüzgâr bekliyor kırık kanadım.  Seni görmeme engel olan bulutları dağıtması için. O bulutlar dağılıp, maviliğin işleyince kanatlarıma tekrar özgürce nefes salacağım boynuna. Sen bayım…  Kanadımı kıran sen... Tekrar iyileştirecek olan, sen.
Hiç kullanılmamış bir kalem gibiyim...
Yeni alındığında, hevesle masanın en güzel köşesine konulup sonrasında varlığı unutulmuş, mürekkebi donduğu düşünülen bir kalem.
Ne dokunduğum sayfayı hissedebiliyordum ne de beni tutan elin ne düşündüğünü... Bütün kelimeler, mürekkebi donmuş bir kalemin ucunda tıkılı kalmıştı. Bu durumda sayfaya suç bulabilir miydik kelimeleri kabul etmediği için ? Kim bilir...
"Belki de siyah bir kağıda, siyah bir kalemle bir şeyler yazmaya çalıştığımız içindir kelimelerin yokluğu, kalemin donukluğu..."
Ben sadece unutulmuş bir kalemim. Rengi bile hatırlanmayan, bozuk bir kalem.